28 Haziran 2013 Cuma
mavi zemin üzerine üç zambak ve etienne
yine fantastik ve güzel bir tarihi konu ile sizlere sesleneceğim. kalplerinizi titretmeye geliyorum :)
şu yukarıda gördüğünüz yakışıklı çocuk, dünya politik literatürünün arkada kalmış ama bir o kadar da garip nüanslarından birisinin altına imzasını çakmıştır. yakışıklı evet.. bakmayın tipik ortaçağ asili gibi yandan yandan poz verdiğine, bebek yüzü var kendisinin :)
etienne bir fransız delikanlıdır. çocukların katıldığı haçlı seferlerinin organizatörüdür. evet, rolü bu..
ardarda haçlı seferleri düzenleniyor, sapkın birkaç hıristiyan tarikatı yok edilse de, islam devletlerine pek zarar verilemiyordu. en son etienne, marsilya dolaylarında elinde papaya verilmek üzere bir mektup taşıdığını söyleyerek ortaya çıktı.
papa ise, kendisine ulaşma girişimlerini; "köyüne dön lan velet!" şeklinde yanıtlayarak reddetti. ama çocuğun ülküsü büyüktü ve bir çekirdek anlayışa oturtulmuştu. etienne, kendisine isa'nın bir mektup verdiğini; mektupta, günaha batmış erişkinler yerine, kendisi gibi saf ve temiz çocukların görevlendirildiği takdirde, haçlı seferlerinin başarıyla sonuçlanıp kudüs'ün alınabileceğini belirtiyordu.
etienne, papanın uyarısını dinlemedi tabii. tüm fransayı gezdi ve olayı anlattı. bayağı taraftar topladı. çoğu gönüllü olmak üzere, binlerce erkek ve kız çocuğu kutsal topraklar'a gitmek üzere inandırdı. hatta bir de müneccim edasıyla marsilya limanına vardıklarında, denizin musa'nın öyküsünde olduğu gibi ikiye ayrılacağını ve kutsal topraklara su üzerinde gideceklerini söyledi.
etienne başlığına da adını verdiğim bir flama yaptı. bu, düz mavi zemin üzerine üç zambağın bulunduğu bir flamaydı ve kendisi isanın mektubuyla birlikte bunu, özel olarak gezindiği at arabasında taşıyordu. diğerleri mi? onlar yayaydılar tabi..
etienne ve kankaları gittikleri yerde sevinçle karşılanıyordu ama yaz aylarında yolculuk ettiklerinden, yöre halklarının kendilerine verecek pek bir şeyi kalmamıştı. bu da, bazı elemanlarında açlıktan telef olmasına neden oldu.
marsilya limanına geldiklerinde, deniz yarılmadı söylendiği gibi. :( çucukların bir kısmı geri döndü bir kısmı "etienne ile sonuna kadar devam!" dedi.
bir süre sonra tıkandılar tabii. ellerinden tutacak kimseleri yoktu öte yandan, kutsal topraklar beklemezdi. yakup'un, ishak'ın, isa'nın toprakları müslümanların elinde kan ağlıyordu.
gençlerin yanına iki cenevizli denizci yanaştı ve tanrı rızası adına onları kutsal topraklara götüreceklerini söyledi. çocuklar hoplayıp zıpladılar. adamlar bunları gemilere bindirdileeeee ve alıp götürdüler. ama nereye?
çocuklardan 18 yıl boyunca tek bir haber bile alınamadı. sonra doğudan gelen bir papaz; "onları o iki denizci cezayirde köle olarak sattı. mısırlılara, eyyubilere falan" deyince, tarihteki en büyük trajedilerden birisi daha öğrenilmiş oldu..
iş bu çocuk, isminin önüne aziz anlamına gelen "saint" unvanını aldı. "saint etienne" oldu. jean d'arc gibi o da çobandı ve onun gibi aziz oldu.. aynı isimler bir fransız kenti ve hatta futbol kulübü vardır. bunlara ismini, bu cesur yürekli çocuk verdi...
20 Haziran 2013 Perşembe
stigmata
stigmata.. mesihin yaralanmalarının kutsal tezahürü.
nadir rastlanılan bir detay olarak kabul gören, ilginç bir inanıştır.
yaklaşık 800 yıllık bir geçmişi olduğu, zihinsel hükmetme sonrası bedende vukuu bulduğu da söylenir. isa'nın çarmıhtaki son saatlerinde aldığı yaralar olduğu sanılıyor.
mesih'in idam edilmek üzere geçtiği yol boyunca çarmıhı kendisine sabitleyen çivilerin bunlara sebep olduğunu söylememiz olası.
etimolojik kökenine bakarsak, antik grekçede stigmata; tam olarak "damga" demektir. zamanla (yaklaşık 1000 yıl) damga anlamından, isa'nın çarmıha gerilmesinin mistik işaretlerine dönüşüverdi. incil'de, aziz pavlus'un galatya adıyla bilinen, o dönemki anadolu halkına yolladığı mektupta geçer.
"bundan böyle kimse bana sorun çıkarmasın. çünkü ben, isa'nın yara izlerini bedenimde taşıyorum." (galatyalılar 6:12)
gözlerinizi kaparsınız, muazzam bir ışık hüzmesi, ardından da mesihin yüzünü görürsünüz. aydınlık çöktüğünde ise, sağ ve solunuzda bir şeyler akıp duruyordur artık. nadir de olsa, gözyaşı döküldüğü de görülür. etki öylesine büyük ki, mesihin el ve ayak bilekleri böbrünüzde bile belli oluyor.
başta katolik italyada anlatılagelen öyküler, katoliklerin yoğun olarak yaşadığı güney amerikada dolup taşmıştır.. aziz francesko, pavlus sonrası olayı yaşayanlardandır. ve isa'nın gönderdiği ışınlarla böbründe, yüzünde ve diğer birkaç değişik uzvunda bu yaraların oluştuğuna inanılıyor. olayı yaşayan katolik pio isimli bir başka aziz, hergün bir fincan kan kaybetse de, kan nakline ihtiyaç duymamış, hatta bu süreçte oluşan yaraların hiçbirisi miktop kapmamıştır. ilginçtir, kendisi hayatını kaybettiğinde, vücudunda yaraya rastlanılamadı. inanlılara göre, bu durum kendisinin hıristiyan alemine katkısının ölümü ile sonra ermesiyle ortadan kalktığı söylendi.
26 Mayıs 2013 Pazar
charles de gaulle suikasti
fransız kahraman ve cumhurbaşkanı; ihtilal dönemlerinden 20. asrın ortalarına dek pekçok kez rejim değişikliği yaşamış fransanın, beşinci cumhuriyetinin mimarı. hatta bu süreçte alınan başarısızlıklardan sonra, kendisinin köyüne gittiği bile bilinen ama yılmayan bir lider. charles de gauelle.
anlatacağım, charles de gaulle ye düzenlenen başarısız ve
trajik suikast girişimidir.
gaulle'nin cezayir'den fransız askeri ve
tüccarını çekmesi üzerine; 1 milyon dolayında fransız evsiz ve işsiz kalmıştı.
bundan hoşlanmayan sıradan fransız vatandaşı olan 4 arkadaş, emirleri altındaki öğrencileri
eğitip, ileride yapmayı planladıkları suikast'in ön safhasında görevli tutmuş;
gaulleyi adım adım izlemeleri konusunda tembihlemişlerdi.
bu 4 arkadaş, de
gaulle'nin güvenlik önlemlerine ehemmiyet vermeyen bir lider olduğunu
bildiklerinden; bir minibüs kiralayarak gaulle konvoyunun izleyeceği güzergah
üzerine konuşlandılar. 1 arkadaşları da, tam de gaullenin konvoyu beklenilen
sokağa girdiğinde elindeki gazete ile onlara işaret edecek; diğer 4 arkadaşta karşılarına geldiğinde konvoyu yaylım ateşine tabii tutacaktı.
ancak, bir
aksaklık helezonisi söz konusu oldu. zira; de gaulle'nin hem damadı hem
asistanı olan bir adam, trafiğin yoğun oldugu haberini alınca, aracın şoförüne bir
başka güzergahı izlemesini söyledi. bu da, suikastçilerin işini aksattı. tam
beklemedikleri sırada gelen konvoya olabildiğince ateş açmaya gayret ettiler.
bu sırada gaulle'nin ekonomik istikrar sağladığı ülkenin; basit bir orta sınıf
ailesi, sıradan bir öğle gezisi için yola koyulmuş; ve bu ateş çemberinin
içerisine düşmüşlerdi; bu korkunç olaydan direksiyonlarını kırarak
korunmuşlardı. olabildiğince acemi bu suikastçilerin sıktığı onca kurşunun; sadece
14'ü gaullenin aracına isabet etmişti. öyle ki; madam gaulle'nin saraydan
çıkarken aracın bagajına koyduğu tavuklar bile, trajik olay sonunda
hayattaydı.
olayı takiben
suikastçilerden bir tanesi makam aracını takip etti, ve iki tekerleğini patlattı
ancak, başarılı makam şoförü onları atlatmayı başardı ve sağsalim
cumhubaşkanını havaalanına yetiştirdi.
sonrasında ise;
de gaulle bu olaydan fena halde rantla sağladı. kendisi fransız sömürgesinden
askeri çekmesi üzerine girişilen suikasti lehinde kullanıp; cumhurbaşkanı'nın
özlük haklarını genişletti. suikastçilerden ikisini affedip, sadece 6 yıl hapis
yatırırken; azmettirici ve makinalı tüfeği olayda kullanan arkadaşlarına
acımadı, kurşuna dizdirdi.
william tell kimdir?
Bu kez de size, helvetyalı arbalet okçusu tell’i anlatacağım. Şu meşhur İsviçreli halk kahramanını. İskoçların wallace’ı, Macarların rozsa’sı gibi..
Kayıtlar onun, yaklaşık olarak 13 ila 14. Yüzyıl arasında yaşadığına işaret ediyor. bunların hemen hemen tümü, İsviçre tabanlı. Pek çok kültürde gördüğümüz, iyi ve kötü savaşının İsviçre Alplerindeki varyantının tam ortasında konuşlanıyor. Söylemem gerekirse; tesla mı Edison mu? Mozart mı Beethoven mı? Hood mu tell mi? Sorularına sırasıyla; a, a, b yanıtlarını veriyorum. Neden b dediğimi, incelemem altında aktaracağım.
Tell robin hood’un aksine, klasik yay değil de tatar yayı denen, ortaçağ’ın en iyi fırlatma araçlarından birisi olan arbaleti kullanır. Bu yayın görünüşü ve çalışma prensibi diğerlerinden farklıdır. Diğerini gererek attığınız gibi, omuz hizasında uzatırsınız. Lakin tatar yayı, sapan atar gibi kullanılan, karın hizasında fırlatılabilen bir ok tipidir. Tell, bunu hem yapar, üretir; hem de kullanır. William tell uri isimli Alplere bakan bir kantonda yaşar. Erken dönem folklörde, çiftçidir esasen. Hatta kimi köylü ayaklanmasında, başı çekmektedir. Öte yandan zenginden alıp fakire veren robin hood’un, sherwood ormanında hala hayatta olan o meşhur meşe ağacının üzerinde yaveri küçük john ile birlikte konakladığını biliyoruz.
Kahramanımızın düşmanı, Cermen kökenli vali geslerr’dir. Cermen imparatorluğunun gücünün Alplerdeki yansımasıdır. Öyküye göre birgün vali geslerr, kent meydanına ahalinin kendisine olan saygısını sınamak için, şapkasını astırır. Gelip geçen herkes, şapkaya selam vermekle mükelleftir. Lakin bir kişi bu normu çiğner. Tabii ki de, özgürlüğüne düşkün kahramanımız william’dır bu.
Evli ve bir çocuk babası (biyografilerin tipik son cümles) olan tell, birkaç kez daha aynı saygısızlığı yapınca, gesller kendisinin getirtilmesini ister. Cezasının idam olduğunu, sadece bir şartla kendisini affedebileceğini söyler. Der ki; “sen ki ok atışı saz çalışından da yaman bir delikanlısın. Eline tek bir ok alıp, ağaç önünde dikilen oğlunun başında elmayı ortadan ikiye ayırabilir misin bakalım? Hıı?” der.
Çaresiz tell bu meydan okumayı kabul eder. Ve büyük gün gelir. Tell’in 12 yaşlarındaki oğlu (yaşını sallıyorum çizimlerde bu yaş aralığında betimlenmiş) başına bir elma yerleştirilerek, babası william’ın 100 adım ötesinde bekletilir. Bu sırada telde olması gerekenden farkı olarak, 2 adet ok vardır. neden bir değil de 2 ok olduğu sonra anlaşılacaktır tabii. Tell gerilir ve o meşhur elma hadisesini başarıyla noktalar. Elmayı şakkk diye ortadan ikiye böler. Kendisinden beklenildiği gibi..
vali geslerr, “ben sana bir ok dedim, neden samatana iki ok koydun?” deyince tell, şayet ilkiyle elmayı ıskalayıp oğlumu vursaydım, intikam için ikinci okla seni vuracaktım!” der.
Bunun üzerine val igesler, kendisini hapse tıkar. Hikaye bu ya, bir gemiyle nakledilirken, tell kaçar. Ve konağında elma yediği sıralarda yakaladığı valiyi okuyla deşer..
İş bu öykü, Köroğlu efsanesindekine benzer şekilde kötücül bir vali figürü barındırıyor. Aynı zamanda, mesih’in çarmıha gerilişini engelleyemeyen Romalı yahudiye valisi pilatus gibi de. Herhalde öykü, başa çöreklenen mevcut otoriteye karşı halkı direniş bazında gazlayan bir öyküdür. Tabii bu amaç çok daha uzak coğrafyalarda yankı uyandırmıştır.
William tell efsanesinin antolojisini ilk kez edebiyatımıza kazandıran isim jöntürk ahbullah cevdet'tir. Kendisinin İskenderiye sürgünü sırasında edebiyata dahil olan eser, cevdet’in yoldaşları olan genç Osmanlılar tarafından çok fazla benimsenmiş, taraftar toplamıştır. Giyon tell ismiyle çevrilen eserde William tell’in vali geslerr’e karşı verdiği mücadele, özgürlük erdemlilik, garibana yardım gibi kisveler altında değer görmüştür. Artık her jöntürk ve devamı niteliğindeki ittihat terakki partisi kurmayları kendilerini gesller’e karşı gelen tell gibi görmüş, gesller olarak ise karşılarına hamid’i almışlardır.
Vatansever İsviçrelilerin ballandırarak anlatmalarına karşı tell realitesi tartışmalı bir tarihi şahsiyettir. Şunu da belirtmek gerek ki, robin hood gibi tarih içinde taşıdığı amaçta değişiklikler görülmemiştir. Zaman zaman iyiye de düşman olan hood’un aksine tell, hep iyidir ve hep gesller’i devirir. Adına İsviçre müzelerinde sergilenen birkaç parça kişisel malzemesi ve ok, aynı meydanda onuruna yapılan heykelden başka pek bir İsviçre dışı dayanak yoktur. Tell, gerçekten de hiç yaşamamış olabilir.
son olarak da, gioacchino rossini'nin, tell için yaptığı üvertür'ün finale bölümüyle veda ediyorum sizlere. bu besteyi bilmeyen yoktur herhalde;
Bence mi?
Elbette yaşadı.. bu tip insanların yaşamış olması gerekli .
20 Mayıs 2013 Pazartesi
ilginç bir efsane; yeniden dirilen yeniçeri
aklınıza vlad tepes geliyor değil mi? :) "fatih'in içoğlanlarından birisiydi, transilvanyaya voyvoda olmadan evvel yeniçerilik yaptıysa, budur lan herhalde" diyebilirsiniz. lakin, osmanlı kayıtlarına düşmüş bu mit, vakay-i hayriye'yi takiben olmuştur. (vakay-i vakvakiye değil, o olay bir ağaçla bağlantılıdır. onu da ağaç kültüne değindiğim başlıkta anlatıcam)
1820'lerde, ii. mahmud'un devletin ilerleyişinde rolü olduğu kadar, düşüşünde de o denli olumsuz role sahip olan ocağı kaldırdığını biliyoruz. yeniçeri kışlaları topa tutuldu; (devlet askerinin kışlasını bombalıyor artık vehameti düşünün) ve gördükleri yerde öldürülmeleri emredildi.. düşünün, adam görevli askerlerce sokak ortasında yakalanırsa, küttt kelle yerde. ama bu süreç ve sonrası pek kolay geçmiyor. ocak lağvedilip, yeniçerilere dair, yeniçerilerle özdeşleşmiş ne varsa, hepsi kaldırılmak istenndiğinden bir takım radikal hamleler oluyor. yeniçeri kazanı denen bir şey vardır ki, zamanında bu kazanla halka yiyecek falan dağıtılırmış. aşevi gibi. hatta, kurtuluş savaşı sırasında bu kazanın kullanılarak içinde yemek pişirilmeye çalışıldığı, fakat pekçok aksaklıklar yaşandığı anlatılır. (kazan sadece ait olduğu yerde kaynar, diğer türlü altı bile yakılamaz) bu kazan da dahi yok edilmek istenmiştir.
ocağın kaldırılışını takiben, kendi canından şüphe eden mahmudun bir süre saraya giremediğini, yıldız'a çekildiğini; hatta ardından gelen abdülmecid'in de, saraylara girmeye çekindiğini biliyoruz. ortalık durulmamış yani.. işte tüm bunlar yaşanırken, dirisinden çok çekilen yeniçeri askerlerinin, ölüleri de piyasa yapmaya başladılar. tabii, bu tip cadı, vampir, karagoncolos gibi metapşişik öğelerin hit yaptığı dönem, bu sıralar değildir. evliya çelebi'nin de, seyahatnamesini kaleme aldığı sıralar uğradığı balkanlarda, pekçok cadı serüvenlerine şahit olduğunu yazdığı vakiidir. evliya abinin anlattıkları sadece; "damdan dama atlarken dondu kedi!" minvalli değildir yani :)
bunlardan birisi de, apti alemdar idi. apti, azılı bir yeniçeri zorbasıydı ve meslektaşları gibi ahaliye az çektirmemişti. mevzu bahis memleket ise, modern bulgaristan'ın tırnova kasabasıydı. zaten, bu durumu istanbul yetkililerine bildiren de tırnova valisiydi. valinin merkez vilayete yolladığı mektup, dönemin gazetesi takvim i vakayi de yayımlanmıştı.
olaya göre; yakın
zamanda yapılan yeniçeri kıyımından kaçarak tırnovaya gelmiş, her nasıl olduysa
eceliyle vefat etmiş apti alemdar, geceleri kalkarak halka cebelleş olmaktaydı.
o dönemlerki cadı efsaneleri ile de örtüştürülen apti miti, bir gece
apti melek isimli panpasıyla birlikte köye baskına gelmeleriyle doruk yapar.
dönem valisi mektubunda, işi çözmesi için 800 lira karşılığında nikola isimli
bir spiritüalist(bayılıyorum böyle kelimelere) çağrıldığını söyler. adam, elindeki tablet ile mezarlığa gider
ve tahta levhayı çevirmeye başlayınca, tablet doğrudan doğruya ikilinin
mezarını gösterir. varırlar görürler ki, bu iki mezar bahsini ettiğimiz 2
yeniçeri emeklisine ait. mezar açıldığında ise, 2 linin naaşları yarımşar kat
şişmiş, tırnakları uzamış, gözleri kan çanağına dönmüş halde bulunur.
söylenen göre,
nikola tarafından, diğer vampirlere yapılan ritüel bu gencolar için de
uygulandı ve göbeklerine birer kazık çakıldıktan sonra, cebelleş oldukları
ruhtan kurtulsunlar diye, yürekleri kaynar kazanda haşlandı. ne var ki, bu
arındırma yöntemi, yeniçerilerin paklanması içi yeterli olmadı. en sonunda,
yakılmaları gerektiğine karar verildi. epeyice bir uğraşı sonrası, şer'en de,
yakılmalarında bir sakınca görülmeyince, mezar yeniden açılarak, bedenleri küle
çevrildi.
kuşkusuz,
devletin yönetici kesmi ve halk için başlı başlına bir kanayan yara
olan yeniçeri ocağı'nın kaldırılmasından sonra dahi, etkileri
hissedilmiştir. bu folklörik öykünün de, belanın kolayca defedilemeyeceğini
dile getirmesi babında etkisi, manidardır.
maginot hattı
bir kere peşinen söyleyeyim, "maginot" değil, "majino" şeklinde okuyoruz. yanlış telaffuzu yıllarca dilimize dolandı. hani, şu meşhur çağdaş türk ve dünya tarihi derslerinden, ii. harp ile bağlantılı belgesellerden duyduğumuz fransız savunma hattı.
öte yandan, görselde, hattın işçiliğini göstermesi bakımından iyi oldu yani :)
fransızların ikinci harpte savunmalarını gömdükleri mevzi veya en fazla, içerisinde kafeterya bulundurduğu net bir şekilde aklımızda kalmıştır. başka pek bir şey yok. bildiğim ölçüde anlatayım.
başlarda fransızlar, alman üstün
gücüne karşı savaş kararı aldıklarında, karşı hücum veya saldırıdan ziyade, bir hat gerisine gömülerek, alman saldırılarını püskürtmeyi düşlemişlerdi. zira, saldırmak başarı getirmeyebilirdi. alman saldırı gücü, fransızların çok çok ötesindeydi. yapımı bittiğinde hat, tünel ve
tren yolları ile birbirine bağlanmış ve fransa topraklarının derinlerine dek inşa edilebilmişti. fransız kumandanlar, asil fransız halkının varını yoğunu ortaya döktüğü hatta çok güveniyorlardı. bir fransız subay; "önüne çıkacak her türlü orduyu kafesinden salınmış aslan edasıyla parçalar bu hat.." diyordu. fransızlar savaşa hazırlanmak yerine, bir bakıma savaştan korunuyorlardı.
öyle oldu mu? pek tabii hayır..
hitler, fransızların çok güvendiği ve aşılması hayli zor olan
majino hattı yerine, direnişin en zayıf halkasına saldırmayı planlıyordu. aklında başka bir şeyler vardı yani.
öte yandan, üstün
alman propagandası kamplardaki fransız askerlere: "neden
savaşıyorsunuz?" diye soruyordu. zaten mental açıdan dirençli olmayan
fransız psikolojisi, korkuyla karışık bir hale bürünmüş olarak, almanların
çeperlerini daraltmasını beklemeye aldı. aynı almanlar, ilk savaş süresince de, fransız cephelerine meryem ana resimleri asmışlardı. düşmanla savaşabilirdiniz. pekii ya düşman inancın kendisiyse?
güney kısma
fransızlar, 78 tümen koydular. aşağıdan mussolini'nin ilerleme tehdidine
karşılık da, 17 tümen daha konuşlanmışt. savaş ilanında dahi bulunmayan alman
orduları, aniden bir hareketle üst
kısımdaki lüksemburg, danimarka gibi küçük ülkelerin kuzey
sınırlarından majino hattına girdiler. başlangıçta direniş kuvvetliydi. lakin, saldırının sonraki zaman dilimlerinde tam da beklenmedik alman saldırısı
karşısında yarılmaya başlayan hattın ardına da, alman uçakları yoğun
bombardımanlar yapıyorlardı. uçaklarca temizlenen hat arkası alanlara, 10 bin
dolayında alman paraşütçü girmeyi başardılar. fransız lejyonerler, iki ateş arasında kalmışlardı artık. zaten bakıldığında, fransız lejyonu dedikleri asker tipi, kendi ve aile sabıkalarında yüz kızartıcı bir suç bulundurmayan, para kazanmak isteyen, lümpen takımdan birkaç bin delikanlıdan oluşuyordu.
müttefikler, asıl saldırının
majino üzerine yapılmasını beklerken, asıl saldırı umulmadık bir
yerden, arden ormanından yapılmıştı. şimdiki gidişat, fransız idarecilerin hesaplayamadığı bir şanssızlığa gebeydi artık.
saldırıları sonrası, fransız ordusunun 5 de 2 si kaybedilmişti ve sağlam tümen sayısı artık 50'idi. üstelik, hat geçildiğinde, paraşütçü akınları nedeniyle savunma yapacak ihtiyat birlikleri de yok olmuştu.
nihayetinde,
alman orduları majino'nun sol kanadını kıskıvrak hapsederek, geri çekilmeye
zorladı. artık hat yarılmıştı ve beyaz bayrak muhabbetleri dönmeye başlamıştı.
mussolini de, sıranın kendisine geldiğini farkedip, askerini yukarı, kuzeye
doğru sürmeye başlamıştı.
fransızların inandıkları, güvendikleri savunma güçleri, tam 2 hafta alman egosunun atında ezildi. fransızlar, 2 haftada yere serildiler.
artık teslim
olmak isteyen fransızlar, birinci dünya savaşı sonrası versay
antlaşmasının imzalandığı o vagonda hitler'in doymaz egosu için ağır bedeli
ödeyeceklerdi.
19 Mayıs 2013 Pazar
bir aşk masalı; voyager
başlık güzel oldu. voyager hakkında bildiklerimi yazacağım bu kez de. neden aşk masalı dediğimi de aktaracağım tabii.
voyager bir sonda. uzay aracı bir başka deyişle. uzay sondası desek aslında daha iyi olabilir. zira, bir de endoskopi uygulanırken kullanılan sonda var ki, allah muhafaza :)
seti yürütüyordu voyager projesini de, 2011 de sonra erdi sanırım. kaynak yetersizliği değil mi? hep aynı durum. bu tip işlere para bulunamıyor.
voyager başlı başına bir sevda, masal esasında. bir kere, fikrin ortaya atılış ve pratiğe dökülüşü, aklın almayacağı, realitelere (en azından şimdilik) uzak bir işin uzantısı. voyager, dünya dışı akıllı yaşam formlarıyla (bu terminolojiyi seviyorum) kabaca, "uzaylılarla" iletişim kurabilmemiz için gönderilmek istendi.
bir bakıma, yerküremizin lansmanını yapmak maksatlı. "burada bunlar yaşıyor, gelin birlik olalım" çağrısı gibi.
77 de serinin ilk sondasını yolladılar. bildiğim kadarıyla, 93 de jüpiter yakınından geçip, en son 2008 de güneş sistemimizin dışına adım atmayı başardı. bakar mısınız, oldu da uzaylı dostlarımızla ilk kontağı kurdu voyager, bundan sonra bir feedback almamız için, yüzbinlerce dünya yılı gerekiyor. o zaman bizr ulaşsalar da, dünya aynı dünya olur mu, burası tartışılır tabii.
uzaylılar voyagera rastladığında dünyamızı tanıyabilsinler diye, içerisine 54 dilden selamlama mesajından tutun da, johann sebastian bach'ın 2 numaralı brandenburg konçertosuna dek, pekçok pekçok bilgilendirici mesaj koydular. hatta voyager golden record denen bir de plakları vardı. altından..
(bach için de ayrı bir parantez açma lazım. düşünseniz, 400 yıl önce yaptığınız bir beste, güneş sistemi çökse, güneş enerjisini yitirse bile, hala uzay boşluğunda çalıyor olacak. kuşkusuz o gün, uzaylı dostlarımız dünyanın ne güzel bir yer olduğunu düşünecekler)
insan dnasına dair resimler, da vinci'nin yaptığı meşhur altın oranlı vincinus man.. derken, hayli yetkin bir arşiv voyagerin içine konmuş.
sağdaki meşhur vitruvius man.. mezardan kadawra toplayan da vinci'nin üzerinde altın orana dair hesaplamalar yaparak sonlandırdığı eseri.

altın plak resmini de koyuyorum. olur da sitesine girip, ne varmış bu plakta? demek isterseniz, (demezsiniz ya neyse :))
siteye girdiğinizde, plağın üzerinde görülen değişik düğüşük şekillere tıklayarak, ister içine konmuş resim, isterseniz de dinletilere ulaşabiliyorsunuz.
orijinal voyager sitesine erişim yok şimdilik. nasa üzerinden linkini koyuyorum;
http://www.nasa.gov/mission_pages/voyager/index.html
x files'ın ikinci seoznunun açılış bölümünde voyager meselesi işlenmişti. fakat resim bulamadım konuya ilişkin.
işte bu yüzden bu olay sevda, bir aşk masalı.. biriler bizim yerimize düşünüyor. adam oturmuş, milyarlarca dolar harcayıp, hiç olmayacak bir duaya amin demiş. onlar da biliyor kontak kuramayacağımızı, en azından geri dönüşün zor olduğunu. ama deniyorlar işte. bilim, teknoloji bu şekilde yürüyor. herkes bizim gibi üşengeç değil. biz bir el mastürbasyon yapar, sıcak duşumuzu alır yatarız. ama onlar, onlar çok farkılılar. iyiki de varlar.
bach'ı da koyarak, son güzelliği yapayım size;
http://www.youtube.com/watch?v=EC1E4_imS0A
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















